7 Kasım 2020 Cumartesi

Coronadan korunmak için evde de maske takmak faydalı çıktı!

Corona virüs süreciyle birlikte hayatımıza dahil olan maskeleri evlerde de kullanmanın yararlı olduğu ortaya çıktı. Covid-19'un aile üyeleri arasında yayılmasını önlemek için evde maske takmak, yüzde 79 etkili. İşte o araştırmanın sonuçları...

ABONE OL


Henüz kimsede semptomlar görülmeden evde maske takılırsa...

Makalede öte yandan evde maske takmanın sadece ailede herhangi birinde Covid-19 semptomları görülmeden önce etkili olduğu da vurgulandı.

Çalışma çerçevesinde katılımcılara evlerindeki hijyen ve salgın sırasındaki tutumları konusunda sorular soruldu.


Uzmanlar ayrıca 14 günlük kuluçka döneminde hangi faktörlerin yeni tip corona virüs bulaşma riskini artırıp azalttığını inceledi.


Virüsün enfekte olan ilk kişiden diğer aile üyelerine yayılmasına, 124 ailenin 41'inde rastlanırken toplamda 77 yetişkin ve çocuğa bu yolla Covid-19 bulaştığı görüldü.


Virüsün yayılmasını yüzde 79 etkiliyor

Ailede enfekte olan ilk kişide henüz Covid-19'un semptomları görülmezken evde maske takmanın, virüsün yayılmasını engellemede yüzde 79 etkili olduğu belirtildi.

Pekin Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi'nde görevli uzmanlar, "Bu çalışma, semptom başlangıcından önce evlerde yüksek bulaşıcılık riskini doğruluyor.


Evlerde bulaşmayı önlemin yolları

Evlerde maske kullanımı, dezenfeksiyon ve sosyal mesafe gibi farmasötik olmayan önlemler, Covid-19'un salgın sırasında yayılımını önleyebilir" değerlendirmesini yaptı.

Çalışmada ayrıca her gün dezenfektan kullanımının, evi havalandırmanın ve araya bir metre mesafe koymanın, kalabalık ailelerde bile virüsün bulaşma olasılığını azalttığı belirtildi.


Bunun yanı sıra araştırmada çocuklar arasında bulaşıcılığın daha düşük olduğu bulguları elde edildi.


2a424994655c494e93c9717a3246656a

Yaz aşkları bir ömre taşınabilir mi?

Deniz, kum, güneş ve romantizm. Ardından 'merhaba' gerçek yaşam! Yaşananlar tatil bölgelerinde mi kalmalı yoksa gerçek yaşama taşınmalı mı? Yaz aşkları sürdürülebilir mi?

Yaşam Sihirbazı kitabının yazarı Kişisel Gelişim Uzmanı Turhan Güldaş, yaz aşklarının gizemli yönlerini ve uzun ömürlü ilişkiye dönüştürme formüllerini açıkladı.

Deniz, kum, güneş, romantizm ve elbette ki yaz aşkları. "Yaşandı bitti" mi demeli yoksa bir ömre sığdırmak için çabalamalı mı? Uzun soluklu bir ilişki için neler yapmalı? Yaşam Sihirbazı kitabı ile okuyucuları kişisel gelişim yolculuğuna çıkaran Kişisel Gelişim Uzmanı Turhan Güldaş; yaz aşklarının nedenlerini, gerçek aşk olup olmadığını anlama yöntemlerini ve uzun ömürlü ilişkiler için etkili formüllerini sıraladı:

GERÇEK HAYATTA SİHİR BOZULUYOR

Kış dönemlerinde yorucu ve bunaltıcı çalışma temposundan insanların bunalarak yaz tatilini özlediklerini ve psikolojik olarak rahatlamaya, dinlenmeye ve yeni insanlarla tanışmaya kendilerini hazırladıklarını anlatan Turhan Güldaş, "Bilinçaltımız bizi yaz dönemine hazırlıyor. Güneş veAy'ın bir çekim gücü var. Deniz, kumsal, stresten uzak ortamlar gibi her şey bizi romantizme sürüklüyor. Birikmiş beklentiler de eklenince olmazsa olmazlardan biri yaz aşkları oluyor. Ancak bu durum kısa sürüyor çünkü gerçek hayata dönüşle sihir ortadan kayboluyor" dedi.

AŞKIN GERÇEKLİĞİNİ TEST EDİN

Yaz aşklarının şehrin göbeğinde yaşanabilmesi çok zor. Zira tatilin rehaveti insanlara farklı bir enerji veriyor. Ancak tatilin bitişiyle birlikte gerçek hayata geri dönüş, yaz aşklarının da sonunu getiriyor. Yaz tatilinde olduğumuz gibi gerçek hayatta rahat olamadığımızı belirten Turhan Güldaş, yaz aşklarının bu nedenle tatil bitince sona erdiğini açıkladı açıkladı. Ancak yine de gerçek aşkı test etmenin yolları var. İşte Turhan Güldaş'a göre yaz aşklarının gerçekliğini test etmenin yolları:

"Öncelikle yaz aşkı yaşayanlar, tatil dönüşü gerçek hayatlarında da görüşmek istemeliler. İki taraf da buna istekliyse normal hayatlarında görüşmeleri gerek. Bu ortamda yeniden bir araya gelmeliler. Hislerini yeniden gözden geçirmeliler. Normal ortamda da aynı duyguları hissedip hissetmediklerini test etmeliler. Yazın yaşadıkları aynı hisler, romantizm duygusu devam ediyorsa demek ki bu gerçek aşktır. Kendi ortamlarınızda yeniden görüşün, yemek yiyin, sohbet edin… Aynı duygular devam ediyorsa, iki tarafta bundan eminse, gerçek aşkı buldunuz demektir. Ama unutmayalım ki bu mutlu son yaz aşklarında çok sık rastlanan bir durum değildir."

İŞTE KARŞI CİNSİ ETKİLEMENİN YOLLARI

Erkeklerin karşı cinsi etkilemede pek çok hata yaptığına da dikkat çeken Dr. Turhan Güldaş, iletişimden sohbete kadar pek çok konuda etkili formüller verdi:

*Giyime önem verin: İlk bakışta giyim önemlidir. Kadınlar buna önem verir ancak erkekler de buna dikkat etmeli. Karşı cinsi etkilemede olmazsa olmazların başında gelir. Bu noktada detaylar önemlidir.

*Vücut lisanını açık tutun: İkinci olarak karşı cins ile konuşurken vücut lisanı etkilidir. Dürüst ve açık bir vücut lisanı kullanmalısınız. Dinlemiyor veya ilgisiz bir vücut lisanından kaçının. İstekli, pozitif, güler yüzlü, samimi bir ruh haline bürünürseniz bu sizin her hücrenize ve bu da vücut lisanınıza yansır.

*Farkında olun: İnsanlar kendilerine benzeyen kişileri severler. Uyumlu olmak ilişkilerde önemlidir. Bu nedenle karşı cinsle konuşurken farkındalık gerekir. Biriyle iletişim kurduğunuz zaman o kişiyi hemen fark etmeniz lazım. Bu kişi nasıl biri, nelerden hoşlanıyor, neler yapmayı seviyor gibi. Kullandığı kelimelerin arasından sinyaller almalısınız. Böylece ona uyum sağlayabilirsiniz. Akabinde karşınızdaki kişinin, konuştuğunuz, ilgi duyduğunuz kişinin farkında olduğunuzu göstermelisiniz. Onu dinlediğinizi, onu düşündüğünüzü, ilgilendiğinizi fark ettirin.

*İlgiyi karşı tarafın üzerinde tutun: İkili ilişkilerde yapılması gereken bir diğer konu ise ilgiyi karşı tarafın üzerinde tutmaktır. Bütün aydınlatmalar karşıdaki kişi üzerinde olmalı. Sohbette öne kendinizi çıkarmayın, karşıdaki kişiyi dinleyin. Ne anlattığını dinleyip cevaplar verin. İnsanın sürekli kendinden bahsetmesi oldukça antipatik görünür. Baştan karşı çıkışlar, sert tepkiler ve ilgisiz tavırlar, sohbette hep kendinizden bahsetmeniz sizi antipatik yapar.

*İltifattan kaçınmayın: Karşıdaki kişiye iltifat etmek özgüven göstergesidir. Karşı cinsi etkilerken de özgüven çok önemlidir. Basit iltifatlardan kaçınarak karşınızdaki kişiyi övün. Ancak burada samimi ve gerçekçi olun. Belli gerçek özellikleri ile ilgili iltifat edin. 'Saçın çok güzel olmuş', 'Çok güzel gülüyorsun' gibi. Söyleyin, çekinmeyin. Kendinizden bir şey kaybetmezsiniz. Aksine özgüveninizi göstermiş olursunuz.

UZUN ÖMÜRLÜ BİR İLİŞKİNİN OLMAZSA OLMAZI DİNLEMEK

Kadınlar her zaman anlaşılmamaktan şikayet eder. "Eşim beni anlamıyor" veya "Anlattıklarımı dinlemiyor" der. Kişisel Gelişim Uzmanı Dr. Turhan Güldaş da uzun ömürlü ilişkiler için etkili formüller veriyor ve şöyle diyor:

*Dinleyin: İlişkilerde işin sırrı iletişim yani dinlemektir. Dinleyin. Kadınları anlamak istiyorsanız dinleyin. İlişkilerde her zaman o anı yaşayın. Yani orada olun. Kafanız başka yerlerde olmasın, dinliyormuş gibi yapmayın. İlişkilerde mutsuzluğun çözümü birbirini dinlemekten geçer. Böylece sorunlar ortaya çıkabilir ve karşılıklı çözümler üretilebilir. Olduğunuz yerde olun, başka yerde değil.

*Saygı duyun: İkili ilişkilerde birbirine saygı duymak önemlidir. Saygı duyun. Karşıdaki insanın da sorunları var. Egoist olmayın. İlişki yaşadığınız kişinin farkında olun, onun sorunlarını dinleyin ve çözüm yolunu arayın. Böylece ona saygı duyduğunuzu da göstermiş olursunuz. Kalıcı ilişkilerde saygı aşktan daha önemli bir faktördür.

*Eleştirme tarzına dikkat: Eşinizi eleştirirken dikkatli davranın. Bir şeyi eleştirirken 'Sen bunu böyle yaptın' diyerek konuşmaya girmeyin. Biraz yumuşak bir geçiş yapalım. Direkt eleştiri yapınca kişi hemen kendini kapatır, bariyer kurar, savunmaya geçer. Siz doğru söyleseniz de baştan hata yaptınız çünkü eleştirdiniz. Yaklaşımda doğru kelimeleri kullanmak önemlidir. Bu kelimeler direkt eleştirisel olmamalıdır. Eğer eleştireceksek en direkt yollarla, daha yumuşak bir geçiş yaparak eleştirelim.

*Her zaman değerli olun: İlişkilerde yüzde 100 seviyorsanız 100'ünü göstermeyin. 'Ben sensiz yapamam', 'Sensiz ölürüm' psikolojisi, karşı tarafta değerin düşmesine neden olur. Sizin özelliğiniz, sihriniz kaybolur, çekiciliğiniz kaybolur. İnsanoğlu kolay elde edileni sevmez. Bir cam ile bir elmasın arasında fark vardır. Biz elması severiz çünkü kolay elde edilmez. Siz de elmas olun. Yüz seviyorsanız 70 gösterin.

e1a026ddfebc43a59a5b9ab5a8b2a9db

5 Kasım 2020 Perşembe

Çift terapisi hangi durumlarda gereklidir?

Çiftler, ilişki terapisi veya evlilik terapisi olarak adlandırılan psikoterapilere sıklıkla kronikleşmiş bazı ilişki sorunlarıyla başa çıkabilmek ya da ani gelişen yaşamsal ve ilişkisel krizlerin üstesinden gelmek amacıyla başvuruda bulunurlar.

cb63e7dbbde14af0813950a03027c56e

Erimeyen göbek yağlarının yaratacağı 5 sağlık tehlikesi

Yağlar vücudumuzun neresinde birikirse biriksin endişe yaratır, özellikle de bu yağlar karın bölgemizdeyse... Eğer bir kadın olarak bel ölçünüz 80 cm, bir erkek olarak da bel ölçünüz 94 cm'in üzerindeyse göbeğiniz var demektir ve bu tehlike çanlarının çalmaya başladığını gösterir. Göbek yağları ile yaşamanın yaratacağı riskleri bilmek istiyor ve tehlikelerini merak ediyorsanız haberimize buyurun... PEMBENAR ÖZEL

ABONE OL


Bu durum şeker hastalığına neden olabilecek daha yüksek kan şekeri seviyesine sahip olmanıza neden olabilir.


2-Yüksek metabolik sendrom riski

Geniş bir bel ölçüsüne sahip olmanız metabolik sendrom geliştirme riskinizi artırır. Göbek yağınız ve geniş bir beliniz olduğunda kalp hastalığı, diyabet ve felç geliştirmeye eğilimli hale gelirsiniz.

Daha yüksek risk faktörü bu hastalıklara daha kolay yakalanmayı da beraberinde getirir.


3-Yüksek kanser riski

Çağımızın vebası haline gelen kanser de maalesef bu riskler arasında yer alıyor.

Yapılan bir çalışmaya göre göbek yağından salınan bir tür protein, kanserli olmayan hücreleri kanserli hücrelere dönüştürebiliyor ve tümör büyümesine neden olabiliyor.


4-Yüksek kardiyovasküler hastalık riski

Karın bölgesindeki yağ hücrelerinin, kan damarlarını daraltabilen ve yüksek tansiyona neden olabilecek proteinler üretebildiği kanıtlanmıştır.

Ayrıca bu proteinler damarların tıkanmasına ve inme ile kalp krizine karşı savunmasız kalınmasına yol açar.


5-Yüksek demans riski

Fazla yağlar beyni de vuruyor! Bir araştırmaya göre, göbek bölgesinde yağlanma olan kadınlarda diğerlerine göre demans gelişme olasılığı 3 kat daha fazla. Demans hastalığı, beyin hücrelerinin zarar görmesinden kaynaklanır. Bu hasar, beyin hücrelerinin birbirleriyle iletişim kurma yeteneklerini engeller. Bunun sonucunda da özellikle hafızada sıkıntılar meydana gelir.

Siz siz olun göbek bölgesindeki yağlanmayı sakın göz ardı etmeyin ve onu ortadan kaldırmak için gereken bütün özeni göstermeye gayret edin.


d07f5719ef94450894dace091e8d620c

7 Ekim 2020 Çarşamba

İşe bisikletle gitmek erken ölüm riskini azaltıyor

Imperial College London ve Cambridge Üniversitesinde görevli bilim insanları yaptığı araştırmaya göre, işe bisikletle gitmenin erken ölüm riskini azalttığını ortaya koydu.

ABONE OL


New Atlas sitesinin haberine göre, Imperial College London ve Cambridge Üniversitesinde görevli bilim insanları, İngiltere ve Galler'de 1991-2016 yıllarında işe gidip gelen 300 bin kişiyle ilgili nüfus verisini inceledi.


Sonuçları "The Lancet Planetary Health" dergisinde yayımlanan araştırmada, işe bisikletle gidenlerin, araçlarıyla gidenlere göre erken ölüm riskinin yüzde 20, kardiyovasküler rahatsızlıktan yaşamını yitirme olasılığının da yüzde 24 azaldığı görüldü.


Kanserden ölüm riskinin bisikletle işe giden grupta yüzde 16 düştüğü, bu kişilerde kanser teşhisi oranının da yüzde 11 azaldığı gözlendi.


İşe trenle gidenlerde de erken ölüm riskinin yüzde 10, kardiyovasküler rahatsızlıktan yaşamını yitirme ihtimalinin yüzde 20, kanser teşhisi oranının da yüzde 12 düştüğü tespit edildi.


Çalışmada, işe yürüyerek gitmek de kanser teşhisi oranlarında yüzde 7'lik düşüşle ilişkilendirildi.


cbb4aa09a9b3405e9ebed1ca267204c0

5 Ekim 2020 Pazartesi

Yaşlandığımızda araç sürmek neden zorlaşıyor? Buna dikkat!

Yaşlılıkla birlikte gelen normal değişimlerin yanı sıra ilaç kullanımı, çoklu kronik hastalıklar ve öz güven kaybı sürüş yeteneklerini değiştiriyor. Özellikle şerit değiştirirken, trafiğe girerken, fren-gaz dengesinde, takip mesafesinde ve dikkat düzeyinde problem yaşanabiliyor. Gerontolog F. Sıla Ayan, önemli bilgiler paylaştı

Yaşlıların düşük kilometrelerde ve sadece sağlıkla ilgili acil durumlarda araç kullanan acemi şoförler olarak algılandığını belirten Gerontolog Öğr. Gör. F. Sıla Ayan, "Bununla birlikte herhangi bir kaza durumunda daha kırılgan ve daha kolay yaralanabilir konumdalar. Uygun araç kullanma yeteneği kaybedildikten sonra ABD verilerine göre erkekler 6 kadınlar 10 yıl daha yaşadıkları düşünüldüğünde ya trafik kurallarımızın, ya ürettiğimiz araçların ya da yaşlı dostu ulaşım imkânlarımızın geliştirilmesi gerektiğini görüyoruz" dedi.

'Kavşak olmayan yerlerde ölümcül kazalar görülüyor'

Sürücülüğün bırakıldığı dönemden sonra yaşlılarda izolasyon görüldüğünü ve bu duruma bağlı patolojiler geliştiğini ifade eden Gerontolog F. Sıla Ayan şunları söyledi: "Araç kullanamayan yaşlılar en çok yürüme yolunu tercih ediyor. Buna karşın yürüme yoluyla ulaşımı gerçekleştiren bireylerde yüzde 64 oranında kavşak olmayan yerlerde ölümcül kazalar görülüyor. Bisiklet kullanımında genç yaşlarda gelişmeyen alışkanlıkların ve buna uygun dizayn edilmeyen toplumların yaşlılıkta değişmesini beklemek gerçekçi değil"

'Demans hastası yaşlıların çoğu araç kullanırken kayboluyor'

Özel ulaşım kartlarının ve yerel uygulamaların yeterli olmadığını ifade eden Ayan, "Yaşlılara yönelik yaygınlaştırılmış farklı hizmet modellerini organize edememek onları sorunlarını bireysel çapta çözmeye itiyor. ABD verilerine göre Demans hastaları tanı aldıktan 3-4 yıl sonrasına dek araç kullanımına devam ediyor ve bu kitlede kaza riski sağlıklı yaşlılara göre iki kat fazla. Demans hastası yaşlıların çoğu araç kullanırken kayboluyor ve bu durum genellikle ölümcül kazalarla sonuçlanıyor" diye konuştu.

Yaşlıların sürüş yeteneklerinin değerlendirilmesi hakkında konuşan Ayan, "Bu konuyla ilgili ülkemizde herhangi özgün bir düzenleme olmamakla birlikte ABD ve Avrupa'nın birçok ülkesinde kullanılan resmi sürüş değerlendirmeleri genellikle 45-60 dakika sürer ve kişilere trafiğe kapalı ve açık ortamlarda yapılan sürüş testlerinin sonucunda 5 tür tavsiye verilir:

1-Kısıtlama olmaksızın araç kullanımı

2-Bazı kısıtlamalarla (gece-gündüz, hız, süre vs.) araç kullanımı

3-İlerleyici hastalık varlığında düzenli kontrollerle araç kullanımı

4-Araç kullanmayı bırakmak

5-Alternatif seyahat yardımları almak

Ülkemizde de bu metotlardan yola çıkarak ulusal bir sistem geliştirilebilir" dedi.

Sizin İçin SeçtiklerimizVodafoneBu Aya Özel 25 TL'ye 7 GBVodafoneEnza HomeEnza'da %45'e varan İNDİRİM fırsatı!Enza HomeVikings: Free Online GameBu oyunu 1 dakika oynayın ve neden herkesin hayran olduğunu görünVikings: Free Online GameTaboola'danTaboola'dan c45c66a6f31a444ab0ed358a892c931e

Kadınlarda baseni, erkeklerde göbeği büyütüyor! Diyet ve sporla gitmiyor!

Yediklerimiz, içtiklerimiz, çevre koşulları ve daha niceleri… Bedenimizi ağır metallere mahkum eden bu etkenler, kadınlarda basen, erkeklerde göbeği büyüterek 'toksik obezite'ye yol açıyor. Dr. Buğra Buyrukçu, diyet ve sporun çare olmadığı toksik obeziteyi anlattı

ABONE OL


Kadın Sağlığı Derneği Başkanı ve Fitoterapi Uzmanı Dr. Buğra Buyrukçu, bugün birçok ülkenin toksik obeziteyle mücadele ettiğini, hastalığın bölgesel zayıflamadan farklı olduğunu belirtti.


Vücudun metabolize edemediği toksinlerin, bedende kaldığı süre boyunca çok çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığını hatırlatan Dr. Buyrukçu, şunları söyledi:


Obeziteye yol açtığı ise yeni ortaya çıktı

"Biriken toksinler ise sabahları yorgun uyanma, unutkanlık, halsizlik, gün içerisinde sürekli uyuma isteği, mutsuzluk, yaşamdan zevk almama, isteksizlik, sırt ve boyun ağrıları, baş ağrıları, cinsel istek ve performansta eskiye göre azalma, çabuk hastalanma, tansiyon, şeker hastalığı başlangıcı ve daha pek çok soruna yol açıyor. Obeziteye yol açtığı ise yeni bir bilgi."

Yağlar basen ve göbekte birikiyorsa...

Toksik obezitenin en belirgin özelliğinin, yağların kadınlarda basen, erkeklerde göbek bölgesinde yoğunlaşması olduğunu vurgulayan Dr. Buyrukçu, "Bunu bölgesel yağlanmayla karıştırmamak gerekir. Toksik obezitede kişinin baseni çok büyükken kolları ve beli aksine zayıftır.

Aynı şekilde göbekte aşırı yağlanma varken diğer yerler normal orantıdadır. Bu; vücudun dışarıdan toksin aldığını gösteriyor.


Vücut onu aldığı zaman yağla kaplamakta ve kadınlarda basen, erkeklerde göbek bölgesinde yağlanma olarak ortaya çıkmaktadır.


Fruktoz yani nişasta bazlı şeker içeren meyve suyu gibi her türlü hazır içecekler, bisküvi, kek, çikolata, şekerleme gibi her türlü hazır gıdalar, cıva, kurşun ve arsenik gibi ağır metaller içeren her türlü yiyecek-içecek, ilaç ve daha pek çok şey vücut tarafından toksin olarak algılanabilir ve obeziteye yol açabilir" dedi.


Detoks ve fitoterapi ile tedavi ediliyor

Toksik obezite tanımına uygun kişilerde diyet ve sporun işe yaramadığını ama mutlaka vücutun toksik yükünün ortadan kaldırılması gerektiğini söyleyen Dr. Buğra Buyrukçu, "Sorunun bölgesel kilo mu toksik obezite mi olduğu genel muayene ve kan testi ile netleştirildikten sonra kişiye uygun tedavi yöntemi uygulanır. En etkin yöntemlerin başında dekots ve fitoterapi gelmektedir.

Toksinleri depolayan karaciğer, böbrek ve akciğerler üzerinde bu organları uyarma, toksinlerin atımını sağlama etkisi bulunan detoks, mutlaka uzman hekim tarafından yapılmalı.


Aynı şekilde uygun fitoterapi uygulamaları da vücudun ağır metal ve toksinlerden arınmasında dolayısıyla kilo vermede etkin rol oynuyor" bilgilerini paylaştı.


20090f47e4c84b179db0f8f74e842351

4 Ekim 2020 Pazar

Corona virüs beynimize neler yaptı?

Her yıl dünyadaki ölümlerin yaklaşık yüzde 16.8'inin nedenini nörolojik hastalıklar oluştururken yaklaşık 10 milyon insan bu nedenle hayatını kaybediyor. BEYİN-DER Başkanı Prof. Dr. Derya Uludüz, bu yıl tüm özel günlerde olduğu gibi 22 Temmuz Dünya Beyin Gününün de Covid-19'un gölgesinde geçtiğini ancak virüs ile mücadelede Türk sağlık çalışanlarının tüm dünyaya örnek olduğunu belirtti.

Wuhan'dan tüm dünyaya yayılan yeni tip koronavirüs, 7 ayda yaklaşık 15 milyon insana bulaştı. Tüm dünyayı eve hapseden bu virüsü bilim dünyası da yeni yeni tanırken nörolojik etkileri de yapılan araştırmalar ile ortaya çıkıyor. BEYİN-DER Başkanı ve nöroloji uzmanı Prof. Dr. Derya Uludüz virüsün burundan girerek doğrudan beyne ulaşma riskinin olabileceğini ve koku, tat alma sorunları gibi belirtilere dikkat edilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Prof. Dr. Uludüz, bu nedenle maske kullanırken burnu kapatmanın da ağzı kapatmak kadar önemli olduğunu ifade ederek, "Çin'de virüs ilk ortaya çıktığında herkesi dehşete düşüren görüntüler virüsün kısa sürede tüm dünyada duyulmasına da yol açtı. Birden bire yürürken, bir bankta otururken yüzüstü düşerek nefessiz kalan insan görüntüleri vardı. Bunun nedeni virüsün beyin sapı dediğimiz solunum, bilinç ve kan basıncı kontrollerinde görev alan bölgeye yerleşmesi ve akciğerlerin doğru nefes alma işlevini yerine getirememesi olabileceği üzerinde duruluyor" dedi.

GPMS Derneği adına açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Aynur Özge Covid-19'un nörolojik etkilerine dikkat çekerek şunları söyledi: "Corona virüsün nörolojik anlamda da birçok etkisi var. Bu etkilerin en yaygın olanı koku alamama, tat alamama yanı sıra daha seyrek olarak epileptik nöbetler, felç ve beyin iltihabı. Felç bu risklerden en tehlikelisi. Covid-19 kanda pıhtılaşmayı arttırarak akciğerlerde oluşturduğu gibi beyne de pıhtı atmasına neden olabiliyor''.

"Türkiye'nin birüs ile mücadelesi tüm dünyaya örnek oldu"

Sağlık Bakanlığı'nın ve tüm sağlık çalışanlarının pandemi sürecini çok iyi yönettiğini belirten Prof. Dr. Özge, "Covid-19'a yakalananlarda erken dönemde ilaca başlanması, ilaç sıkıntısının yaşanmaması ve yoğun bakım ile entübe edilen hasta sayısının az olması ile birlikte Türkiye'de ölüm oranları birçok ülkeye göre daha az. Yoğun bakım yatak sayısının fazla olması ve hızlı müdahale edilmesi, filyasyon ekipleri ile virüs kapan kişilerle temas edenlerin tespit edilmesi de yine mücadelede önemli bir başarı. Ayrıca tedavide kullanılan ilaçlara erken başlanması ve bu ilaçların yan etkilerini ortadan kaldırmak için Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu ile birlikte oluşturulan tedavi protokolleri de salgının iyi yönetilmesini sağladı" dedi.

"Virüs beyin iltihabına ve beyin damarlarının tıkanmasına neden oluyor"

Covid-19 ile ilgili birçok bilimsel araştırma ile virüsün etkilerinin anlaşıldığını belirten SBÜ Gülhane EAH'dan Doç. Dr. Ömer Karadaş, 5 Mart'ta bildirilen ve virüsün nörolojik etkilerini ortaya ilk koyan vakayı da şöyle anlattı: "Bu vaka virüs için tedavi altına alındıktan bir süre sonra bilincini kaybediyor. Beyin omurilik sıvısından alınarak yapılan araştırmada virüsün ensefalit dediğimiz beyin dokusu iltihabına neden olduğu görülüyor. Daha sonra 224 vaka üzerinde yapılan bir başka araştırmada virüsün pıhtılaşmayı arttırarak beyin damarlarını tıkadığını ve felce neden olduğunu da ortaya koydu. Ancak bu nörolojik etkiler, virüsü çok ağır atlatan ve tansiyon, diyabet, kalp hastalığı gibi kronik hastalıkları olanlarda daha yüksek oranda görülüyor."

"Virüs beyne burundan hızlı ulaşabiliyor"

Solunum yolları açısından burun nemli bir ortam olması nedeniyle virüsün çok daha hızlı bir şekilde çoğalabildiğini ve beyne ulaşma riskine sahip olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Karadaş sözlerini şöyle noktaladı: "Burnumuzun içindeki kıllar aslında koku sinirlerinin uçları ve virüs o sinirleri harap ettiği için koronavirüse yakalananlarda koku ve tat alma tamamen ortadan kayboluyor. Birçok grip virüsünde de koku almada etkilenme olabiliyor ancak buradaki fark koronavirüste koku alma tamamen kayıp. Virüs burun yolu ile beyne ulaştıysa felce ya da ensefalit denilen beyin iltihabına neden olabiliyor. Akciğerlerdeki etkiler tedavi ile ortadan kaldırılabiliyor ancak beyne ulaştığında çok daha kalıcı hasarlar verebiliyor."

Covid-19'un bilinen nörolojik etkileri neler?

Covid-19'a dair araştırmaların çoğu virüsün ilk ortaya çıktığı Çin ve Uzakdoğu, Asya ülkelerinde yapıldı. Nörolojik etkileri diğer etkilerin yanı sıra daha az görülse ve bu nedenle daha az tartışılıyor olsa da hasarları bireyler üzerinde daha ciddi görülüyor.

- Nörolojik etkilenme ön planda ağır seyirli yoğun bakıma giren ve komorbid hipertansiyon diyabet gibi hastalıkları olan olgularda belirgin olarak gözlendi. Hastaların yaklaşık üçte birinde nörolojik etkiler mevcuttu.

- Enfeksiyonun ağır şekilde merkezi sinir sisteminde tutulduğu hastalarda %2-3 oranında beyin felçleri görüldü.

-Erken dönemde riskli olgularda nörolojik açıdan antitrombotikler gibi hızlı tedavilerin başlanması koruyuculuğu ciddi oranda artırdı ve ülkemizde nörolojik komplikasyonların sıklığını azaltmıştır.

-Nörolojik tutulum açısından burundan virüsün girişinin riski artırabileceğini akılda tutmak ve maske kuralına dikkat etmek gerekiyor.

3caf2bf0098d412a8275172a022a72a0

Psikolojik olarak kendini güçlü hissetmenin 10 yolu

Hayat akıp giderken hepimiz çeşitli zorluklarla mücadele ediyoruz. Kimimiz bu zorluklarla savaşırken olası bütün çözüm yollarını denerken, bir diğerimiz bu zorluğun sebebi olarak kendini suçlu hissediyor ve bir çıkmazın içine düşüyor.

0141821217c0414da2b0ec86a9a6cd91

23 Eylül 2020 Çarşamba

Doğru baba nasıl olunur?

Annelik kadına bahşedilen doğal bir mucize, babalık ise öğrenilen bir kavramdır. Sağlıklı baba ve çocuk ilişkisinin zamanla oluştuğunu anlatan Psikolojik Danışman Dilşah Özcan, Babalar Günü vesilesiyle babalığa dair önemli ipuçları paylaşıyor.

Anne ile olan bağımız fiziksel olarak ispatlanabilir. Göbeğimizin deliğinde yer alan çukur, annemizin karnından ayrılışın uzunca bir başlangıcıdır. Doğumla birlikte kesilen kordon bağıyla fiziksel bağ kopsa da çocuğun anneyle ayrışma sürecine kadar psikolojik bağ devam etmektedir. Çocuk doğumdan sonraki dönemde ilk sosyal tepkisini verene kadar, annesini sanki bir uzvuymuş gibi görür. Bilinen, kodlanmış ve getirdiği beceriler dâhilinde, doğal akışta anne olur kadın. Baba olmak ise çok büyük emek ister. Anneye bahşedilen onca içgüdünün ve hormonun gölgesinde babaların, babalık değerini bulmak, babalığın gerekliliği olan görevleri yapmak için sürekli arayış içinde olduğunu söyleyen Psikolojik Danışman Dilşah Özcan, babanın çocuğu ile kordon bağı misali olan "ilişki bağını" oluşturması için çaba sarf etmesi gerektiğini ifade ediyor.

Babalığın kitabını erkekliğe atfedilen toplumsal söylemler yazıyor

Anneliğin kadına bahşedilen doğal bir mucizeyken, babalığın annelikten arta kalan zamanları kullanarak sıfırdan bağ oluşturmak olduğunu hatırlatan Psk. Dan. Özcan, sözlerini şöyle sürdürüyor: "Böyle bir durumda babalık müessesi hep ikinci planda kalmış, ötelenmiş ya da çoğu zaman hak ettiği değeri alamamıştır. Doğalında oluşamayan babalık kavramı, toplumsal süreçte erkekliğe yüklenen anlamlarla kurgulanmıştır. Toplum içinde değişen erkeklik rolleri ve statüsüne bağlı olarak da, babalık sürekli anlam değiştirmiştir. Doğru baba olmak, babanın çocuğuyla sağlıklı ilişki kurması, erkeğe yüklenen rollere bağlı olarak sürekli farklılık göstermiştir. Erkekliğe atfedilen toplumsal söylemler, babalığın kitabını yazmıştır. Ataerkil toplumlarda baba evin giderlerini karşılayan, çocuğun disiplinini sağlayan, onun için kararlar alan bir ebeveynken, ailedeki iş bölümünde farklılıkların oluşmasıyla kadının iş hayatına başlayarak, ekonomik sürece dahil olması sonucunda değişmiştir. Kadına atfedilen rollerdeki bu değişiklik, erkeğin cinsiyet rolüne ait kalıp yargıların da farklılaşmasını sağlamıştır. Ancak bu kadar kafa karışıklığının içinde "Nasıl doğru baba olunur?"un tanımı yapılamamıştır."

Günümüz babaları çocukların yetişmesinde her alanda görev alıyor

Peki, nasıl doğru baba olunur? Sağlıklı bir baba çocuk ilişkisi nasıl olur? Babalığın çocukla kurulan ilişkinin kalitesiyle başladığının altını çizen Psikolojik Danışman Dilşah Özcan, yapılan çalışmalarda babaların çocuklarıyla kurdukları ilişkinin yaşamın ilk altıncı ayından sonra geliştiği, çocuklarının bakımı ve yetiştirilmesiyle ilgili endişe- kaygılarının, bu aylarda oluştuğu tespit edildiğini söylüyor. Babaların çocuklarıyla sağlıklı ilişki kurmaları için öncelikle kendi çocukluklarına dönerek, babalarıyla olan ilişkilerini değerlendirmesi gerektiğini anlatan Psk. Dan. Özcan, "Geçmişte babalarıyla olan ilişkileri kişilere babalık deneyiminde rol model olacaktır. Çocukların babalarını tanımasında, babalarının çocukluk anılarındaki ebeveyn ilişkisi hakkında bilgi sahibi olması, çocuk-baba ilişkisinin güçlenmesinde rehberlik yapacak önemli bir kaynaktır. Günümüz babalarının geçmişte yaşanan mesafeli, otoriter, uzaktan seven baba modelinin yeniden yorumlanmasıyla, çok farklı bir model oluşturduğu da görülmektedir. Modern çağın babalık sisteminde, babaların çocuklarının yetiştirilmesinde her alanda görev aldıkları belirlenmiştir. Bunun sonucunda çocukların doğdukları günden itibaren hem anneleriyle, hem babalarıyla aynı anda duygusal bir bağ oluşturabildikleri yapılan araştırmalarla tespit edilmiştir" diyor.

Babalarıyla olumlu ilişki kuran çocuklar daha az davranış problemleri sergiliyor

Babalarıyla güvenli bağlar kuran çocukların zihinsel, duygusal gelişiminin yaşıtlarına göre daha ileride olduğunu hatırlatan Psikolojik Danışman Dilşah Özcan, sözlerini şöyle sürdürüyor: "Çocuklarının gelişimine katkıda bulunan, aktif rol alan babaların çocukları, daha rahat problem çözebilirken, özgüvenlerinin de oldukça yüksek olduğu bilinmektedir. Babalarıyla olumlu ilişki geliştirebilen çocuklar, gerek sosyal hayatlarında, gerekse okul ortamlarında daha az davranış problemleri sergilemekte, ergenlik döneminde de riskli davranışlardan uzak durarak, zararlı madde kullanmamaktadırlar. Şimdi arkanıza yaslanın ve çocuğunuza 30 yıl sonra 'Nasıl bir baban var?' diye sorulduğunda, duymak istediğiniz cevapları düşünün. Eğer sizin kendinize verdiğiniz cevaplar sizi tatmin ediyorsa ve şu andaki babalık rolünüzle uyumlu ise güzel haber! Çocuğunuzla sağlıkla ilişki kurarak, doğru yolda ilerliyorsunuz demektir."

e65def0460f44b0c9f48d2ac12026ab0

Süt konusunda mutlaka bilinmesi gereken 10 gerçek

Süt, insanların her yaşta tüketmesi gereken, besin değeri oldukça yüksek gıdaların başında geliyor. Ancak olmazsa olmaz bir gıda olan sütün hem güvenli hem de besleyici değerini kaybetmeden tüketilebilmesi için bazı kriterlere de dikkat edilmesi gerekiyor. "Daha bilimsel olarak sütü ele aldığımızda karşımıza son derece önemli gerçekler çıkıyor" diyen Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi ve Süt Teknolojisi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Harun Raşit Uysal, 1 Haziran Dünya Süt Günü kapsamında bilmemiz gereken 10 gerçeği sıraladı... PEMBENAR ÖZEL

ABONE OL


Bunlar; gıdanın yenmesinden ardından bir - iki dakika ile 2 saat sonrasına kadar ortaya çıkabilir ve bulantı, kusma, karın ağrısı, gaz, karında şişkinlik, döküntü, dil ve damakta şişme, boğazda kaşıntı, yanma gözlenebilir.


Sütte bulunan laktoz şekerinin vücutta parçalanamaması sonucunda oluşan laktoz intoleransı, kişilerde çocukluk döneminde süt tüketimi alışkanlığı olmaması sonucu ortaya çıkıyor. Süt tüketimi sonrasında oluşan karın ağrısı, ishal, gaz, kusma, kramp ve mide şişkinliklerinin düzenli süt tüketimi ile giderilebilir.


Süt şekerinin vücutta emilememesi nedeniyle oluşan laktoz intoleransı ise süt proteini alerjisi sıklıkla birbirine karıştırılır. Süt alerjisi genellikle 0-1 yaş aralığındaki bebeklerde karşımıza çıkıyor ve bu dönemden sonra rahatsızlık kendiliğinden geçiyor.


Hem fiziksel ve zihinsel gelişim açısından hem de laktoz intoleransı yaşamamak için çocukluktan itibaren süt içme alışkanlığının geliştirilmesi çok önemli.


Bu yüzden sokaktan aldığımız açık sütün denetlenmediği için ne koşullarda ve nereden geldiğini bilemediğimiz için tüketilmemesini öneriyoruz.


2-Sütte yeterince kalsiyum vardır

Süt kalsiyum bakımından zengindir ve kalsiyumun yanı sıra B ve A grubu vitaminleri ile fosfor, protein gibi besin ögelerini de içerisinde barındırır.

Şüphesiz bitkisel ürünlerin birçok yararları bulunuyor ancak süt ve ürünlerindeki kalsiyum miktarları laboratuvarlarda yapılan doğru analizlerle tespit ediliyor.


Ambalajlı ürünlerde yer alan etiket bilgilerinden ve laboratuvar sonuçlarından süt ve ürünlerinin kalsiyum açısından zengin oldukları görülebiliyor.


3-Yaşamın her evresinde süt önemli

Süt bebeklikten yaşlılığa vücudun gelişmesi ve sağlığının korunması için gerekli olan enerji, karbonhidrat, protein, yağ, vitamin ve minareleri içeren en temel besin maddesidir. Okul öncesi çocuğun diyetinde süt ve türevlerinden günde 2-3 porsiyon bulundurulmalı.

Ergenlik ve yetişkinliğe geçişte ise süt ve türevlerinden günde 2 porsiyon, menopoz döneminde kadınların 3 porsiyon, hamile annelerin 4 porsiyona kadar günlük beslenmelerinde mutlaka tüketilmesi gereken bu grup yaşlılıkta ise kemik yoğunluğunun kaybolmaması adına mutlaka içilmelidir. Böylelikle kemik yapısı sağlam tutulur ve kemik kırılma riski en aza indirilmiş olur.


4-Süt kilo yapmaz

Kalsiyumun vücutta yağlanmayı azaltarak kilo kontrolü sağlamaya ve obeziteyi önlemeye yardımcı olur. Süt, kalsiyumdan en zengin besin olması özelliği ile ayrıca içerdiği kaliteli protein ve lioneik asid gibi özel yağ molekülleri ile kilo kontrolüne katkı sunar.

Ayrıca marketlerde kolayca bulunabilen light yani yağsız sütler de kilo vermeye ve kilo kontrolüne yardımcı olabilir.


5-Süt en iyi protein kaynaklarından biri

Süt, en iyi protein kaynaklarından biridir. Bu nedenle sütte bulunan proteinler, hücre ve dokuların oluşmasında, saç ve tırnakların gelişmesinde önemli rol oynar, büyüme ve gelişmeye büyük ölçüde katkı sağlar, kasların sağlıklı gelişmesine ve çalışmasına yardımcı olur.

Özellikle mevsim değişimi sonucu bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla sıkça görülen solunum yolu enfeksiyonları, grip ve soğuk algınlığı gibi pek çok rahatsızlığa karşı süt, içerdiği 40'tan fazla besin öğesiyle doğal bir koruyucudur.


Süt, kemiklerin güçlenmesi ve kemik sağlığının korunması için gerekli olan kalsiyum deposudur. İçerdiği kalsiyum sayesinde, günde 2 bardak süt tüketmek, osteoporozu engellemeye yardımcı olur. Süt ve süt ürünleri kan yağlarının ve kan basıncının düşürülmesinde etkili olan protein, kalsiyum, fosfor gibi pek çok besin öğesine sahiptir.


Günlük düzenli kullanıldığında koroner kalp hastalıklarına karşı koruyucu ve hipertansiyonu dengeleyici rol oynar. Sütte bulunan vitamin ve mineraller, akne ve cilt enflamasyonu riskini azaltarak cilt sağlığını da korur.


6-Diş çürükleriniz için süt tüketin

Günümüzün sık karşılaşılan sağlık sorunlarından olan diş çürükleri, karbonhidratların ağızdaki bakterilerle karışması ve asit yapması sonucu başlıyor. Ağızda asit oluşumuna neden olan bakteriler, diş minesini aşındırarak çürüklere sebep oluyor.

Sütteki kalsiyum ve fosfat, diş yüzeyindeki mineral dokusunu yenilerken, tükürük ve plaklardaki kalsiyum miktarını da artırarak çürük oluşumunu engelliyor.


Süt, 6.57 PH değeri ile de diş çürüklerini engellemede önemli bir yer tutuyor. Süt içtikten sonra ağız hijyeninin sağlanması ile birlikte, düzenli süt tüketiminin diş çürüklerinin oluşumunu azaltır.


7-Kaynatılan sütün besin değeri yok

Açık sütü kaynattığımızda besin değeri açısından UHT ve pastörize sütten daha faydalı olduğuna dair yanlış bir inanış var. Açıkta satılan sütler, gıda güvenliği ve dolayısıyla da insan ve toplum sağlığı açısından en riskli gıda grupları içerisinde yer alıyor.

Süt içerisinde hayvandan geçen brusella ve tüberküloz mikroorganizmaları bulunabiliyor. Bunların ortadan kaldırılması için kapalı düzenlerde ısısal işlemler yapmak gerekiyor.


Özellikle yaz aylarında bazı toplayıcılar ya da mandıralar tarafından ekşimesini önlemek için süt içerisine kostik de katılıyor.


Sokak sütleri 95-100°C'de 15 dakika kaynatıldığında ise içindeki mikropların çoğu yok olurken yararlı vitamin ve mineraller de yok olur.


Bu yüzden sokaktan aldığımız açık sütün denetlenmediği için, ne koşullarda ve nereden geldiğini bilemediğimiz için tüketilmemesini öneriyoruz.


8- Daha doğal ve sağlıklı süt için ambalajlı süt

İnsan sağlığında ve gelişiminde büyük önemi olan gıdalardan biri süt. Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu, Sağlık Araştırmaları Genel Müdürlüğü, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ve üniversitelerin katılımıyla hazırlanan 'Türkiye Beslenme Rehberi'ne göre başta çocuklar ve gençler, doğurganlık çağındaki kadınlar ve yaşlılar olmak üzere tüm yaş grubundaki kişilerin süt ve süt ürünlerini her gün tüketmesi gerekiyor.

Rehberde, süt ürünleri tüketiminde sağlık risklerinin önüne geçmek için hijyen ve gıda güvenliği açısından pastörize ve uzun ömürlü sütlerin (UHT) tercih edilmesi gerektiğine dikkat çekiliyor.


Doğası gereği daha sağılma aşamasından başlayarak bakteri üremesine ve kalite bozulmasına son derece yatkın bir sıvı olan sütün doğru koşullarla korunarak soframıza ulaşması büyük önem taşıyor.


Hızla bozulabilen ürünlerin soğutmaya ya da katkı maddelerine gerek kalmaksızın uzun süre gıda güvenliği koşullarına uygun olarak saklanabilmesini sağlayacak şekilde paketlenmesi, dağıtımı ve depolanması; aseptik işleme ve ambalajlama teknolojisi ile mümkün oluyor.


9-Pastörize süt ile uzun ömürlü süt aynı değil

Ambalajlı sütler, uzun ömürlü veya pastörize (günlük süt) olabilirler. Aralarındaki fark, ısıl işlemin süre ve derecesidir. Pastörizasyon, en az 72 santigrat derecede 15 saniyede gerçekleştirilir. Pastörizasyonda sütün içindeki hastalık yapan bakterilerin tümüyle yok edilir ve diğer bakteriler de güvenilir bir düzeye çekilir.

Pastörize edilmiş sütlerin en önemli özelliği satın alındığı yerde dahil olmak üzere evlerde de yine soğuk ortamlarda, buzdolabında bulunma zorunluluğudur.


UHT yani uzun ömürlü sütlerde ise süt 2-6 saniye süreyle 135°C-150°C ısıya tabi tutulduktan sonra hızla oda sıcaklığına soğutulur. UHT ile sütteki sağlığa zararlı tüm mikroorganizmalar yok olur.


10-UHT işlemi sütün besin değerini etkilemiyor

UHT işlemi sonucunda sütteki yağın, laktozun ve tuz minerallerinin besleyici özelliğinde bir değişme olmaz ancak proteinlerin ve vitaminlerin besleyici değerinde marjinal değişimler meydana gelir.

Sütün içerdiği proteinlerin yüzde 80'i kazeindir ve UHT işleminin kazein üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Geri kalan yüzde 20 oranındaki protein ise kesilmiş süt suyu proteini, başka bir deyişle serum proteinlerdir. Ancak serum proteinlerinin doğal yapısındaki kayıp proteinin fiziksel durumunda meydana gelir yani suda çözünürlük özelliğini kaybeder.


Bu ise besin değerinden bir kayıp anlamına gelmez, tersine sindirimi kolaylaştırır. İşlemden etkilenen vitaminlerin, oksidasyona karşı duyarlı olan ve sütte ya da pakette bulunan yüksek oksijen içeriğinden etkilenen, folik asit ve C vitamini olduğunu görürüz.


Ancak bu da sütün besin değerini azaltmaz çünkü sütte bulunan folik asit ve C vitamini miktarı, insan sağlığı açısından gerekli olan miktarın çok altındadır. Sağlıklı tüketim için sütün mutlaka ısıl işlemden geçmiş yani pastörize ya da uzun ömürlü süt (UHT) olması gerekiyor.


810d7782917448978c91e310bf152281